KAŞ · 8 Haziran 2026
ANTİPHELLOS-ANDİFLİ-HABESOS(KAŞ) VE ÇEVRESİ...ANTİK LİKYA KENTİ ve MEİS Nusret Karaca (Gezi ve Tarih Araştırma Yazıları'ndan Seçkiler )
ANTİPHELLOS – ANDİFLİ – HABESOS: ANTİK LİKYA KENTİ VE MEİS
Nusret Karaca(Te Gez
(Gezi ve Tarih Araştırma Yazıları'ndan Seçkiler)
18 Ağustos 2023
Nerede olursam olayım, kalem ve kâğıtla kucaklaşmak benim için ayrı bir tat. Temmuz 2015, Ağustos 2017 ve Temmuz 2021’den sonra, işte Ağustos 2023 ve yeniden Kaş yolculuğu… Yıllardır her gelişlerimde üç-beş satır da olsa bir şeyler yazmadan geçmedim. Şimdi o yazılarımdan kısa bir seçki sunarken, önceden kaleme aldığım metne yeni gözlemlerimi de ekleyiverdim. Tarihe bir not daha…
Büyük kentlerin bizi kucaklayan sosyal, kültürel ve sanatsal etkinliklerinden sıyrılıp doğayla kucaklaşma ihtiyacı —2017 Ağustos’unda olduğu gibi— 2021 Temmuz’unda da pandemi kısıtlamaları kalkar kalkmaz bizi Khalkedon’dan (Kadıköy) Habesos’a (Kaş) sürükledi. Belli aralıklarla gittiğimiz, Akdeniz’in billur mavisi sularıyla kucaklaşan; altın sarısı kumsalları, güneşi ve kendine özgü gizemiyle âdeta bir cennete dönüşen Habesos…
Eğitimci, yazar, hele bir de tarihçi olduğunuzda; kalem ve kâğıt yaşamınızın ayrılmaz bir parçasıysa ve tarih bilgisinin yalnızca sınıflardaki dersler ya da sınav sorularıyla sınırlı kalmadığına inanıyorsanız, tatilde bile tarihe not düşmeden edemezsiniz.
Kaş; Toros Dağları’nın kucağındaki Antalya’nın bir ilçesi, Antik Likya bölgesinin ise çok önemli bir parçası… Arkeolojik bulgular, bu antik kentin bilinen en eski adının Habesos olduğunu kanıtlıyor. Kent, tarih boyunca Antiphellos adıyla da anılmış; Karia ve Likya bölgeleri arasındaki ulaşım yollarının kesişim noktasında yer alarak önemli bir ticaret limanı hâline gelmiş.
Makedonya Kralı Büyük İskender’in Anadolu seferi sırasında onun egemenliği altına giren Habesos; İskender’den sonra Ptolemaios ve Selevkoslar arasında el değiştirmiş, Roma döneminde değerini artırmış, Bizans döneminde ise piskoposluk merkezi olmuştur. Zamanla Arap akınlarına uğrayan kent, Anadolu Selçuklu topraklarına katıldıktan sonra Andifli adını almış; Selçuklu Devleti’nin yıkılmasının ardından Tekeoğulları yönetimine geçmiş ve nihayetinde Yıldırım Bayezid döneminde Osmanlı sınırlarına dâhil edilmiştir. Cumhuriyet döneminde ise coğrafyasının ilham veren estetiğinden hareketle Kaş adını almıştır.
Böyle bir mekânda tarihle ve doğayla kucaklaşıp ardından Khalkedon’a bir Kaş yazısı götürmemek olmazdı. Tabii gelirken Kaş’ın şirin beldesi Kalkan’daki (Kalamaki) mimari yapıları, kral mezarlarını, yat limanını ve mağaraları anmadan bu yazıyı tamamlamak eksik kalırdı. Ben de tam olarak bunu yaptım.
HABESOS’TAN SİMENA’YA (KALEKÖY) YOLCULUK: LİKYA
Yazmadan gezmek yok. Devam!
Kaş’tan (Habesos) çıkış… Dört yıl aradan sonra, Kaş ile Demre arasında uzanan Likya Antik Kenti boyunca gezilerimiz sürüyor. Demokrasinin ilk nüvelerinin görüldüğü Likya; tarih boyunca birçok istilaya uğramış, iki büyük yangın, iki deprem ve iki toplu intihar atlatmış bir coğrafya…
Tek bir merkezî birlik olamayan, Hititlerle tarihsel yakınlığı bulunan, bölgedeki hâkimiyetinin ardından geçimini ticaret ve korsanlıkla sağlayan ve 50 şehir devletinin güçleri oranında temsilcilerini Patara’daki meclise gönderdiği federatif bir yapı: Likya!
Yolculuğumuz mezarlar, kiliseler ve amforalar arasında sürüyor. Batıkkent, kısa bir yüzme molası ve ardından Kekova Adası… Kekova, Akdeniz’deki tek Türk adası. Eskiden ana karaya bağlıyken büyük bir deprem sonrası çökmesiyle Batıkkent oluşmuş. Ada, önceleri İtalyan hâkimiyetindeyken 1932 yılındaki ikili antlaşmayla Türkiye’ye bırakılmış.
Sıradaki Durağımız: SİMENA (Kaleköy)
Tarihi adıyla Simena Antik Kenti; tarihin, doğanın ve denizin kucaklaştığı cennet misali bir yaşam alanı. Antalya’nın Demre ilçesine bağlı Üçağız köyünde yer alan Kaleköy, bölgede "yeryüzündeki cennet" olarak tanınıyor. Yıllara meydan okuyan lahitleri ve muhteşem doğasıyla yerli ve yabancı turistlerin ilgisini odağında tutan, mavi yolculuk yapan yatların ise "olmazsa olmaz" durağı olan bir yer…
Karayolu bağlantısı bulunmayan Simena, ziyaretçilerini denizin içinden yükselen ikonik Likya lahdi ile karşılıyor. Denizden 300 metre yükseklikteki Orta Çağ kalesine, dar sokaklardan ve taş merdivenlerden yürünerek çıkılıyor. Tepede dalgalanan Türk bayrağı, binlerce yıllık tarihi zenginliği ve doğal güzellikleri gelen geçen herkesi selamlar gibi… Kaleden aşağı bakıldığında Batıkkent, doğal bir liman olan Üçağız köyü ve denizin içindeki irili ufaklı adalar bu muazzam tablonun parçalarını oluşturuyor.
Kalenin içerisinde küçük bir Roma tiyatrosu yer alırken, hemen aşağısında onlarca lahit ilk günkü sağlamlığıyla duruyor. Birinci derecede tarihi ve doğal sit alanı olduğu için Kaleköy’de yeni yapılaşmaya izin verilmiyor; konaklamalar taş evlerden dönüştürülen pansiyonlarda sağlanıyor. Bu nedenle tatil yapmak isteyenlerin önceden rezervasyon yaptırması şart, fakat genel olarak günübirlik ziyaretler daha yoğun. Kaleköy, kelimenin tam anlamıyla dinginlik ve ruhsal bir dinlenme arayanlar için en doğru adres.
Notlarım arasında yabancı turistlerin Kaleköy hakkındaki izlenimlerine dair şu detaylar dikkatimi çekmişti (Pembe Nar kaynaklı):
Belçikalı turist Valerie Charlanne: "Burada kendimi cennette hissediyorum. Burası dünyadaki cennet. İnsan burada huzur buluyor. Gelecek yıl yakınlarımla tekrar geleceğim."
Fransız tatilci Eric Lohrer: "Kaleköy’ü görünce cennete geldiğimi anladım. Hemen Kaş’a dönerek otelden ayrıldım ve tatilimi burada geçirmeye karar verdim."
Üçağız, Kekova Adası, Tersane Koyu (Hellenistik Dönem’e ait blok taşlarla yapılmış gözetleme kulesi) ve Kaleköy derken… Tarihin sayfaları arasında gezinirken önemli bir bilgiye daha rastlıyoruz: 1913 yılında Çanakkale’den çıktıktan sonra 7 ay 24 gün boyunca aralıksız seyir halinde olan Hamidiye Kruvazörü, iki gün boyunca bu limanda bakıma alınmış. Adanın yüksekliği sayesinde geminin direkleri dışarıdan görünmediği için bakım son derece güvenli bir şekilde tamamlanmış. Bu vesileyle Rauf Orbay’ı da yâd ederek Kaş’a (Habesos) dönüş yolunda bir başka tarihi yolculuğu zihnimizde tamamlıyoruz.
KASTELLORİZO’YU (MEİS / MEGİSTE) GEÇMEDEN…
En yakın Yunan adası olan Rodos’a 72 deniz mili uzakta bulunan Kastellorizo (Meis / Megiste), Kaş’a ise sadece 20 dakika mesafede…
2017 yazında yerli ve yabancı bir tur grubuyla feribotla gitmiştik adaya. Ada esnafı ile kurduğumuz sıcak diyaloglar, Adonis’in teknesiyle Saint George Koyu’na yapılan yolculuk, Vagelis’in mekânında Caretta caretta’lar ve işletmeci Vagelis ile çekilen fotoğraflar, yenen taze balıklar ve kalamarlar… O motor yolculuğu hâlâ belleğimdeki tazeliğini koruyor.
Adadaki yerleşik nüfus oldukça az ve coğrafyasının %80’i kayalıklardan oluşuyor. İkinci Dünya Savaşı yıllarında buradan Avustralya ve İtalya’ya göç edenlerin torunları günümüzde adayı sıkça ziyaret ediyor. Türk ve Yunan ziyaretçilerin ilgisi de son derece yüksek. Oteller ve pansiyonlar yazın tamamen dolarken adanın mimarisi, usta bir ressamın elinden çıkmış enfes bir tabloyu andırıyor.
Eski ve yeni notlarımdan bugünlük bunları derleyebildim. Yine boş geçmedik böylece!
…
Bugün 18 Ağustos 2023. Kaş Çukurbağ’da, Meis’e karşı; güneşle, masmavi gökyüzüyle ve denizle kucaklaşırken araya bir de tarihe not düşme çabasını sığdırmak… Ben de gücüm yettiğince bunu yapmaya çalıştım.
Teşekkür ve Kaynakça:
Araştırma metinlerine sundukları katkılardan dolayı Kaş Belediyesi’ne, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’na ve Serap Şahin Durmuş’a teşekkürlerimle…
Gezi notları, gözlemler ve rehberlik detayları için "Mavi Kaş / Tur Rehberliği" (Özgür Kadir Bulut) ile Pembe Nar’a teşekkürler.
← Yazılar